Sengoku Dönemi – I

Ashikaga Yoshimasa

1460’lı yıllara gelindiğinde, Japonya genelinde yaklaşık 260 kadar yerel beylik bulunuyordu. Büyük çoğunluğu shugolar arasından Kamakura döneminde ortaya çıkarak Nanbokuchō döneminde güney ve kuzey hanedanları arasındaki çekişme ve bu çekişmeyi kendi lehine sonuçlandıramaya uğraşan shōgunların toleranslı tavırları sayesinde gücüne güç katan daimyōlar merkezi hükümet siyaseri üzerinde de söz hakkı sahibi olmaya başlamışlardı. İmparatorluk makamının büyük oranda etkisiz hâle getirilmiş olması, ülkenin defakto hükümdarı konumundaki Ashikaga shōgunluğunun artık Kyoto‘da konuşlanmış olup sarayda çıkabilecek her türlü ittifak ve anlaşmazlık ihtimallerini sıkı bir denetim altında tutmaları gibi nedenlerle asıl mücadele bu kez de shōgunun kim olacağı üzerine yaşanmaya başlamıştı. Ashikaga klanına yakın olup gücü kendi adaylarıyla paylaşmayı planlayan diğer klan liderleri, kendi aralarında kıyasıya mücadele ediyorlardı. Sekizinci shōgun Ashikaga Yoshimasa‘dan sonra yerine kimin geleceği muallaktaydı, zira 1464 yılında kendisi 30 yaşındaydı ve bir erkek evladı yoktu. Bu nedenle Yoshimasa, çareyi kardeşi Ashikaga Yoshimi‘yi evlat edinmekte buldu. Oysa kanrei (shōgun vekili) görevindeki Hosokawa Katsumoto tarafından kendisine bu teklif yapıldığında, Budizm’in Jōdo mezhebine bağlı bir rahip olarak hayatını manastırda sürdüren Yoshimi’nin shōgun olmak gibi bir niyeti yoktu. Yine de Katsumoto, Yoshimi’yi Kyoto’ya gelerek abisi Yoshimasa’nın yanında yer alması için ikna etmeyi başarmıştı. Hosokawa klanının düşmanı olan Yamana klanının başka bir planla ortaya çıkıp shōgunluğu kaptırmaktan çekinen Katsumoto ise kurulu düzenin kılçıksız bir şekilde devam etmesini sağlamak niyetindeydi.

Yamana Sōzen

Yoshimi’nin teklifi kabul edip Kyoto’ya yerleşmesinden bir yıl sonra, 1465 yılında kimsenin beklemediği bir şey oldu ve shōgun Yoshimasa’nın oğlu Ashikaga Yoshihisa dünyaya geldi. Bu gelişmeyle siyasi bir tıkanıklı ortaya çıktı, çünkü resmi mirasçı Yoshimasa tarafından evlat edinilmiş en büyük evladı Yoshimi olmasına karşın yasalara ve geleneklere göre shōgunun bir öz oğlu varsa hak ona devredilmeliydi. Ortalığın karışmasıyla kendilerine sahneye çıkmak için fırsat doğduğunu gören Yamana Sōzen, hemen Yoshihisa’yı desteklemeye ve shōgunluk hakkının onda olduğunu söylemeye başladı. Böylece artan tansiyon 1467 yılında iki taraf arasında bir savaşa dönüştü. On yıl sürerek Kyoto’nun büyük bir bölümünün yerle bir olmasına sebep olan, ancak her iki tarafın da mutlak bir galibiyet elde edemediği Ōnin Savaşı, Japonya’nın doğu-batı ayrımının daha da keskinleşmesine katkıda bulundu. Öte yandan shōgun Yoshimasa’nın çıkan olayları yatıştırmadaki kabiliyetsizliği ve hatta ilgisizliği, shōgunluk makamının otoritesinin de darbe almasına sebep oluyordu. Bütün bu olaylar meydana gelirken shōgun güzel sanatlarla ilgileniyor; günümüz Japonya’sının geleneksel sanatları olarak bilinen shodō, sadō, sumi-eikebana ve gibi sanatların temelinin atıldığı Higashiyama kültürünün geliştirmekle meşgul oluyordu. Ōnin Savaşı’nın fitilini ateşlediği iktidar boşluğuna savrulan Japonya, ülke genelinde koalisyonlar kurarak birbirine saldıran yerel beylerin kozlarını paylaştıkları bir savaş alanına dönmek üzereydi. 1469 yılında kardeşine sırt çevirip oğlu Yoshihisa’yı sıradaki shōgun olarak ilan eden Yoshimasa ise, ülkenin Sengoku (savaşan beylikler) dönemine girmiş olduğuna kayıtsız bir şekilde Higashiyama’daki malikanesinde gününü gün ediyordu.

Tanegashima

1543 yılında şiddetli fırtına nedeniyle Kyushu‘nun güneyindeki ufak Tanegashima adasına sürüklenen bir Çin gemisinden karaya çıkan üç Portekizli tüccar, yerli halkın büyük ilgisini çekti. Giyimleri, dilleri, dış görünüşleri ve kullandıkları alet edevat Japonların o zamana kadar gördükleri diğer yabancılardan farklıydı. Ancak Japonları en çok şaşırtan şey bu yabancıların ellerindeki metal bir boruya benzer aletle yaptıkları şov olmuştu. Gök gürültüsü benzeri bir patlamanın ardından borunun içinden çıkan demir bir top, önüne konulan hedefi parçalamıştı. Karşılarında benzersiz bir silah duruyordu: Tüfek. Bu şekilde barutlu silahlar ilk defa Japonya’ya giriş yaptı. Adanın beyi, bu tüfeklerden ikisini Portekizlilerden satın aldı ve zanaatkârlarına aynısının yapılmasını buyurdu. Kısa süre sonra silahın tıpatıp aynısı üretilmiş olsa da Japonlar henüz barut yapımını bilmiyorlar ve patlama mekanizmasının ayarını düzenleyen vidanın hassas üretimini yapamıyorlardı. Bunları da artık Japonya’nın varlığından haberdar olan ve yeni gemiler ile tekrar gelen Portekizlilerden öğrendiler. İlkel yöntemlerle ürettikleri ilk tüfeklerin geri tepmesi, aniden patlaması ve hedefi tutturamaması gibi problemler çözüldü. Tanegashima sakinleri bu yeni silahın büyük bir ticari cevher olduğunu fark etmişlerdi. Bu yüzden seri üretime geçerek hem tüfekleri hem de barut ve fitil gibi gerekli diğer ürünleri satmaya başladılar. Böylece tüfek Japonya’da uzun süre tanegashima adıyla anıldı. Bu yeni teknoloji şüphesiz Sengoku döneminin gidişatını derinden etkileyecek bir faktördü.

Francisco Xavier

1543’te başlayan süreçte Portekiz ve İspanyol ticaret gemileri düzenli olarak Japonya’ya gelmeye başladılar. Ülkeye güney istikametinden geldikleri için Japonların nanbanjin (güneyli barbarlar) dedikleri bu tacirler, ulaştıkları yerlerde sıcak karşılanıyor, daimyōlar tarafından hareket serbestliği tanınıyor, rahatça ticaret yapmaları sağlanıyordu. 1549’da Japonya’ya gelen ilk Hıristiyan misyoner, sonradan papa tarafından aziz ilan edilecek olan ünlü Cizvit papaz Francisco Xavier‘dı. Societas Iesu olarak adlandırılan Cizvit tarikatının kurucularından olan Xavier, başta Hindistan, Çin ve Japonya olmak üzere Asya’da Hıristiyanlığın yayılmasına öncülük etmiş ilk misyonerdi. Xavier’ın Japonya’ya ilgisi, Portekiz gemilerinin getirdiği bilgilerle başlamış olsa da, Japonya’ya ilk defa gitmeye karar vermesi Malakka’da tanışmış olduğu Anjirō adlı bir Japon sayesinde olmuştu. 1548 yılında Hindistan’ın batısındaki Portekiz kolonisi Goa’da, Paulo de Santa Fe adıyla vaftiz olarak ilk Japon Hıristiyan olan Anjirō, Kyushu’nun en güney ucunda yer alan Satsuma beyliğinden işlediği bir suç nedeniyle bir Portekiz gemisine binerek kaçmış ve Xavier ile karşılaştığında Hıristiyanlığın Japonya’da kolayca yayılabileceğini söyleyerek onu ikna etmişti.

Sengoku Dönemi

Çatışmaların iyice kızıştığı 16. yüzyılın ortalarında özellikle dört büyük daimyō öne çıkmaktaydı: Kai beyi Takeda Shingen, onun ezeli rakibi Echigo beyi Uesugi Kenshin, Honshu’nun güneybatısını kontrol eden Aki beyi Mōri Motonari ve Kyushu’nun neredeyse tamamını ele geçirmiş Satsuma beyi Shimazu Yoshihiro. Bu güçlü liderler kendi çevrelerindeki sorunlarla meşgulken, Shiba klanı tarafından yönetilen Owari vilayetinde Oda Nobuhide isminde dönemin büyük isimleriyle kıyaslandığında pek de önemli sayılmayacak bir shugo vekili yaşıyordu ve defakto olarak daimyō Shiba Yoshimune‘yi idare ediyordu. Öte yandan Oda klanı her ne kadar bu küçük Owari beyliğine hakimmiş gibi görünse de kendi içerisinde bölünmüş bir hâldeydi ve klanın kolları ayrı kalelerde yaşayıp birbirlerine kin güdüyorlardı. Dolayısıyla Nobuhide’nin 1534 yılında doğan oğlu Kippōshi‘nin, babasının 1551’deki ölümü üzerine başa geçerek aldığı Oda Nobunaga ismiyle Japon tarihindeki belki de en önemli kişilik olacağı kimsenin aklına gelmeyecekti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s