Sengoku Dönemi – IV

İmparator Ōgimachi

Oda Nobunaga artık Japonya’nın en güçlü adamlarından biriydi. Hatta henüz askeri açıdan olmasa bile hem imparatorun hem de shōgunun bulunduğu Kyoto‘yu elinde tuttuğu için stratejik anlamda en güçlü kişi konumuna gelmişti. Öte yandan davranışlarındaki gariplik ve alışılmadık halleri devam ediyor ve belki de Japonya’daki tüm daimyōların hayallerini süsleyen kanrei makamına geçmesi için bizzat shōgun Ashikaga Yoshiaki ve İmparator Ōgimachi tarafından yapılan teklifleri, henüz başladığı işin bitmediğini söyleyerek elinin tersiyle itiyordu. Nobunaga’nın bu tavrı niyetleri konusunda şüphe uyandırıyordu. Yine de Nobunaga’nın etki alanından uzakta yaşayan daimyōlar için Kyoto’daki gelişmeler bir tehdit unsuru oluşturmuyordu. Nobunaga Kyoto’da yeni olsa da, başkentte bu tarz değişiklikler yaşanması alışılageldik şeylerdi. Mōri MotonariTakeda ShingenUesugi Kenshin ve Hōjō Ujiyasu gibi güçlü daimyōlar Kyoto’dan uzaktaydı ve Mōri dışındakiler sınır güvenliklerini sağlama gereksinimleri yüzünden yerlerinden hareket bile edemiyordu. Kyoto’da bulunmanın yarattığı bu stratejik avantaj sayesinde Nobunaga büyük bir ordu kurmayı başarmıştı.

Asakura Yoshikage

1570 yılında Nobunaga, kuklası olan shōguna bir mektup yazdırtarak civardaki daimyōları bir ziyafete davet ettirdi. Böylece potansiyel düşmanlarını tanıyacak ve onlara nasıl yaklaşması gerektiğini ölçecekti. Davetlilerden biri de Echizen beyi Asakura Yoshikage‘ydi. Shōgundan sebepsiz yere gelen bu şüpheli davetin arkasında bir iş olduğunu fark etmiş ve katılmayı reddetmişti. Bu hareketin shōguna karşı yapılmış bir saygısızlık olduğu bahanesini öne süren Nobunaga da Asakura klanına Anegawa Savaşı‘nı açtı ve ordusunun bir kısmını alıp Echizen’e girdi. Asakura’nın küçük ordusu Oda ordusu için kolay lokmaydı, üstüne bir de Hashiba Hideyoshi ve Tokugawa Ieyasu‘nun da savaşa dahil olması üzerine Nobunaga hiç zorlanmadan Asakura’nın başkenti Ichijōnotani‘ye doğru emin adımlarla ilerliyordu. Fakat kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Nobunaga’nın kayınbiraderi Azai Nagamasa, Asakura tarafında savaşa girdi. Zira Azai ve Asakura klanları uzun yıllardan beri müttefikti ve Oda klanı ile yapılmış bir evlilik bu eski dostluğu bozamamıştı. Bu beklenmedik gelişme ile düşman ordusunun birden sayıca üstünlüğe ulaşması Nobunaga’yı hazırlıksız yakaladı ve Kyoto’ya geri çekilmek zorunda kaldı. Üç ay sonra daha büyük bir orduyla Azai’nin merkezi Odani Kalesi‘ni kuşattı, ancak Azai ve Asakura yılmıyordu ve Hiei Dağı‘ndaki Enryakuji tapınağına bağlı Budist savaşçıların (sōhei) da desteğiyle Otsu vilayetindeki Biwa Gölü kıyısında Oda ordularıyla çarpışıp zafer kazandılar, üstelik Nobunaga’nın kardeşi Oda Nobuharu da bu savaşta öldü. Bu savaş, sōheilerin Oda’ya karşı mücadele ettiği ve bir kardeşini öldürdükleri ilk savaş değildi. Daha önce Ise‘de budist rahipler ve köylülerden oluşan Ikko-ikki örgütlenmesiyle savaşırken de bir diğer kardeşi Oda Nobuoki‘yi kaybetmişti. Enryakuji tapınağındaki sōheilerin düşmanlarına yardım etmesi, üstelik hayatta kalan klan üyelerinin de kaçarak buraya sığınmaları Nobunaga’nın yerleşik Budist kurumlarına yönelik nefretini arttırıyordu. Ülkeyi kendi bayrağı altında birleştirmek istiyorsa sadece askeri ve siyasi anlamda güçlü olmanın yetmediğini, dini de elinde tutması gerektiğini anlamıştı ve sōheileri dize getirmeyi kafaya koymuştu. Sōheiler ise tüm güçleriyle bu samuraya karşı koymaya niyetliydiler.

Ishiyama Honganji

Böylece 1570 yılında yılının sonlarına doğru Settsu‘daki önemli Ikkō-ikki merkezlerinden Ishiyama Honganji tapınağı kuşatılıp hareket serbestliği kısıtlandı. Başlarda bu tapınağın kolayda düşeceği varsayımında bulunan Nobunaga kısa sürede Honganji’nin gücünü hafife almakla hata ettiğini anladı. Tüm gayretine rağmen tapınak on yıl boyunca tüm saldırılara başarıyla karşı koyacak ve Nobunaga’nın hayatı boyunca gördüğü en büyük direnişi gösteren Honganji sōheileri onun can düşmanı hâline geleceklerdi. Buna bağlı olarak 1571’de Owari‘de de İkkō isyanları patlak verdi. Daha kendi beyliğini kontrol edemeyen bir daimyōnun ülkeyi birleştirebilme şansının olmadığı izlenimini verme lüksü bulunmadığını bilen Nobunaga da güçlü bir orduyla bu isyancıların üzerine yürüdü. Ancak I. Nagashima Kuşatması‘nda başarılı olamadı. Bundan cesaret alan Azai-Asakura ittifakı ve Enryakuji ile Honganji tapınaklarından oluşan Oda karşıtı koalisyon güç toplamaya başladı. Üstelik kendi eliyle shōgunluk makamına oturttuğu Ashikaga Yoshiaki de daha önce kendisinden yardım istediği gibi şimdi de başka daimyōlara giderek ona karşı çalışmaya, otoritesinin altını oymaya başlamıştı. Öncelikle shōgunun hareketini kısıtlayıcı emirler yayınlayan Nobunaga, varolmak istiyorsa tüm taraflara güçlü bir mesaj vermek zorunda olduğunu anlamıştı. İşe zincirin en zayıf halkası olduğunu düşündüğü Enryakuji tapınağından başlamaya karar verdi ve 30 Eylül 1571’de Japon tarihinde benzeri görülmemiş bir şiddet gösterisi ile Hiei Dağı’na saldırdı. Yüzyıllardır bu dağda yerleşik olup asillerle iç içe geçmiş olan Budist Tendai tarikatının tamamen yok edilmesine yönelik bu saldırıya kendi komutanları dahi itiraz etmek istese de kafasına koyduğu şeyi inatçılıkla sonuna kadar götürmesiyle meşhur Nobunaga’yı ikna edemediler. Çaresiz yerine getirdikleri emirlere uyarak Biwa Gölü tarafından dağın eteklerine tırmanmaya başlayan Oda birlikleri sōheilerden gördükleri direnişi adım adım kırarak yukarı doğru ilerlediler. Geçtikleri her binayı yakıyor, buldukları herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. Aynı günün akşamı zirvedeki tapınağın merkezine ulaşan ordu, tüm tapınak kompleksini ateşe verdi. Saldırının sonunda 20 binden fazla insan ölmüş, kadim tapınak içindeki tüm değerli eşyalarla birlikte kül olmuştu. Böylece Kyoto’yu ekonomik, siyasi ve ruhani açılardan tekelinde bulunduran, mağrurluklarıyla ünlü Enryakuji tapınağının gücü sıfırlanmış oldu.

Reklamlar

Sengoku Dönemi – III

tokugawa-art-museum-3

Matsudaira Motoyasu

Imagawa Yoshimoto‘nun Okehazama‘daki mağlubiyetinden sonra Mikawa‘nın Suruga‘dan bağımsızlığını ilan eden Matsudaira Motoyasu, ilk iş olarak Oda Nobunaga ile gizli bir ittifak kurdu. Bu ittifağın gizli olma sebebi, Motoyasu’nun karısı Tsukiyamadono, kızı Kamehime ve oğlu Matsudaira Nobuyasu‘nun hâlâ Suruga’da Imagawa Ujizane‘nin elinde rehin tutulmasıydı. 1561 yılında Motoyasu, Imagawa’ya ait Kaminogō Kalesi‘ni kuşattı. Bu kuşatmanın iki amacı vardı. İlki, Matsudaira ve Imagawa arasında hiçbir bağ kalmadığını Oda’ya kanıtlamaktı. İkincisi ise Suruga’nın en önemli isimlerinden Udono Nagamochi‘nin kuşatmada ele geçirilen oğullarını kullanarak Imagawa’yla rehine değiş tokuşu yapmaktı. Nitekim kuşatma başarılı oldu ve Motoyasu ailesine kavuştu. 1563 yılında da 4 yaşındaki oğlu Nobuyasu ile Nobunaga’nın aynı yaştaki kızı Tokuhime‘yi nişanlandırarak iki klan arasındaki bağı güçlendirdi. Bundan üç yıl sonra 1566 yılında ise soyunun Nitta ve Minamoto klanlarına dayandığı iddiasıyla adını son kez değiştirerek Tokugawa Ieyasu ismini aldı.

Hashiba Hideyoshi

Aynı dönemde Oda’nın saldırılarını püskürtmeye devam eden Mino beyi Saitō Yoshitatsu cüzzamdan ölünce yerine oğlu Saitō Tatsuoki geçti. Tatsuoki’nin zayıf karakterini fırsat bilen Nobunaga, Saitō generallerini rüşvetle kendi tarafına çekerek yavaş yavaş Mino’yu zayıflattı ve 1567’de Oda ordusu Saitō klanının merkezi Inabayama‘ya saldırdı. Ordunun başında Kinoshita Tōkichirō adlı general vardı. Owari‘nin Nakamura köyünde Hiyoshimaru adında bir köylü olarak doğmuş olan bu adam, genç yaşta ailesi tarafından bir tapınağa rahip olması üzere gönderilmiş, fakat bunu kabul etmeyerek Imagawa klanına bağlı bir soylu olan Matsushita Yukitsuna‘nın emrine girmişti. Oradan da kendisine emanet edilmiş yüklü bir parayla kaçıp Nobunaga’nın terlik taşıyıcısı olarak Oda klanına katıldıktan sonra Okehazama’da gösterdiği başarıdan dolayı Inabayama kuşatmasında ordunun başına geçirilmişti. Savaştan önce Saitō klanına bağlı pek çok generali rüşvet ve ikna yoluyla saf dışı bırakmış olan Tōkichirō, bu sayede Inabayama kuşatmasını da zaferle sonuçlandırdı ve Nobunaga’nın sağ kolu olan generalleri Niwa Nagahide ile Shibata Katsuie‘nin isimlerindeki karakterleri kullanarak Hashiba Hideyoshi adını aldı.

Ashikaga Yoshiaki

Gittikçe güçlenen Nobunaga 1567’de başkentini Inabayama’ya taşıdı ve kalenin adını Gifu Kalesi olarak değiştirdi. 11. yüzyılda Çin’in siyasal birliğini sağlayıp tek çatı altında toplamak için sefere çıkan Zhou Hanedanlığı hükümdarı Kral Wu‘nun kalesinin adının da Gifu (岐阜/Qífù) olması, Nobunaga’nın nihai amacı hakkında ipuçları veriyordu. Nobunaga’nın Mino’daki eylemlerine gelen tek muhalefet Azai klanındandı. Mino’nun bir bölümünü kendi toprağı olarak gören Ōmi beyi Azai Nagamasa, Oda ile aynı anda Saitō’ya karşı savaş açmış olsa da Nobunaga hemen bir barış konseyi toplamış ve kız kardeşi Oichi ile Azai Nagamasa’yı evlendirerek yeni bir ittifak daha kurmuştu. Aynı yıl, Miyoshi ve Matsunaga klanları tarafından 1565’te suikaste uğramış on üçüncü shōgun Ashikaga Yoshiteru‘nun kardeşi Ashikaga Yoshiaki Gifu’ya geldiğinde, Muromachi‘deki shōgunluğun başında Miyoshi ve Matsunaga klanları tarafından kuklalaştırılan iki yaşındaki Ashikaga Yoshihide vardı. Yoshiaki ise shōgunluğu kendi hakkı olarak gördüğü için güçlü bir savaş lordu arayışıyla sırayla Takeda, Uesugi ve Asakura klanlarına gitmiş, hepsi tarafından geri çevirilince de son olarak Oda Nobunaga’ya gelip ondan yardım istemişti. Bunu shōgunluğu kontrol etmek için mükemmel bir fırsat olarak gören Nobunaga, yardım etmeyi kabul etti ve 1568 yılında ordusunu batıdaki Muromachi’ye doğru sürmeye başladı. Savaşın sonunda Matsunaga Hisahide teslim oldu ve taraf değiştirerek Nobunaga’ya katıldı. Miyoshi ordusu ise Settsu‘ya kaçtı. Böylece seferin dokuzuncu ayında Kyoto‘ya varan Nobunaga, şehre girdikten üç hafta sonra İmparator Ōgimachi‘nin onayıyla Ashikaga Yoshiaki’yi on beşinci shōgun olarak başa getirtti. Bunun üzerine 1569 yılında önce yeni shōgun, sonra da doğrudan imparatorun kendisi tarafından shōgun vekili (kanrei) olması teklif edildi, ancak Nobunaga kabul etmedi. Kendisi artık shōgunu ve dolayısıyla Japonya’yı yöneten gerçek güçtü ve yetkisini birtakım rütbelerle kısıtlamaya niyeti yoktu.

Sengoku Dönemi – II

Oda Nobuhide

Oda Nobuhide‘nin savaşlarının çoğu Suruga‘daki Imagawa ve Mikawa‘daki Matsudaira klanlarına karşı verilmişti. Imagawa köklü ve bölgede sözü geçen bir klandı, Matsudaira ise Oda gibi küçük ve görece önemsiz bir aile olup büyük ölçüde Imagawa’nın kontrolü altındaydı. 1542 yılında Matsudaira tarafından desteklenen Imagawa ordusu, batısındaki Owari‘ye doğru ilerlerken Azukizaka‘da Nobuhide ve kardeşi Oda Nobumitsu ile çatışmaya girip yılında Oda ordusu tarafından mağlup edildi. Bu mağlubiyet üzerine taraf değiştirip Oda saflarına katılmak isteyen ve Matsudaira lideri Matsudaira Hirotada‘nın bir akrabası olan Matsudaira Tadamoto‘nun ihaneti ortaya çıkıp öldürüldü. Bu küçük karışıklıktan faydalanan Oda Nobuhide ise Mikawa’ya saldırdı. Bunun üzerine zor durumda kalan Matsudaira Hirotada, Suruga beyi Imagawa Yoshimoto‘dan destek istedi. Yoshimoto da güvence olarak Hirotada’nın 6 yaşındaki oğlu Matsudaira Takechiyo‘yu rehin olarak göndermesi karşılığında yardım edeceğini söyledi ve başka çaresi olmayan Hirotada oğlunu rehin yollamaya karar verdi. Ancak Takechiyo’yu Suruga’ya götüren konvoy yolda Oda askerleri tarafından saldırıya uğradı ve çocuğu kaçırıp Nobuhide’ye götürdüler. Elindeki bu fırsatı değerlendirmek isteyen Nobuhide, Hirotada’ya bir mektup yazdı ve oğlunun hayatı karşılığında Mikawa’yı kendisine teslim etmesini istedi. Hirotada bunun bir blöf olduğunu anladı ve Oda’nın isteğini kabul etmedi.

Matsudaira Takechiyo

Nobuhide gerçekten de uzun yıllar boyunca rehin tuttuğu Takechiyo’ya dokumadı. Öldüğünde de yerine en büyük oğlu Oda Nobuhiro geçti. Rakibinin ölüm haberini alan Imagawa Yoshimoto, amcası Taigen Sessai‘ya Nobuhiro’ya saldırma emrini verdi. Nobuhiro’nun içinde bulunduğu Anjō Kalesi‘ni kuşatan Sessai, Nobuhide’nin diğer oğlu Oda Nobunaga‘ya haber yolladı ve Matsudaira Takechiyo’yu Suruga’ya yollamasını, yoksa abisi Nobuhiro’yu seppuku yapmaya zorlayacağını söyledi. Çaresiz Nobunaga da söyleneni yaptı ve Takechiyo bunun üzerine Mikawa’ya geri döndü, oradan da en başında olması gerektiği gibi Suruga’ya rehin gönderildi. Orada kötü muameleye uğramadı ve Imagawa Yoshimoto’nun oğullarıyla birlikte samuraylık eğitimi aldı. 1555 yılında 13 yaşına basıp erkekliğe adım attığında ise (genpuku) Yoshimoto’nun adındaki -moto’yu alarak adını önce Matsudaira Motonobu sonra da Matsudaira Motoyasu şeklinde değiştirdi ve Imagawa’ya bağımlı olması şartıyla daimyō olarak Mikawa’ya dönmesine izin verildi. Öte yandan Oda Nobuhiro, Anjō’daki utanç dolu yenilgi üzerine Oda klanı içerisindeki saygınlığını hızla kaybetti ve yerine Nobunaga geçti.

Oda Nobunaga

Çocukluğunda “Owari’nin büyük aptalı” (owari no ōutsuke) lakabıyla anılan Oda Nobunaga değişik bir kişilikti. Babasının cenazesi sırasında eline geçen seremonik tütsüyü tapınağın sunağına fırlatarak benzeri görülmemiş bir saygısızlık örneği göstermesi; onun geleneklere, öğretilere, adetlere ve diğer bütün kurallara uymaya yönelik isteksizliğinin işaretini verir gibiydi. Öyle ki Nobunaga’nın bu davranışı üzerine hocası (kanshi) ve hizmetkarı olan Hirate Masahide‘nin özür mahiyetinde seppuku yapması gerekti. Bu yüzden aile büyükleri onun yerine daha yumuşak başlı ve iyi huylu erkek kardeşi Oda Nobuyuki‘ye yöneldiler. Ayrıca Nobuhide’nin yasal halefi Nobunaga olmasına rağmen, Oda klanı içerisindeki ayrılıklar yüzünden amcası Oda Nobutomo, henüz 17 yaşında olan Nobunaga’nın liderliğini kabul etmedi ve isyan çıkardı. Bunun üzerine Nobunaga, diğer amcası Oda Nobumitsu’yu ikna ederek kendi tarafına çekti ve 1555 yılında Nobutomo’yu Kiyosu Kalesi‘nde yenilgiye uğratarak öldürdü. Ertesi yıl 1556’da Nobunaga’nın abisi Oda Nobuhiro, 1557 yılında ise kardeşi Oda Nobuyuki, Nobunaga’ya karşı isyan etmiş olsalar da ikisi de başarılı olamadı ve 1558 yılına gelindiğinde, parçalanmış Oda klanı Nobunaga’nın altında birleşmişti.

Imagawa Yoshimoto

Aynı dönemde Owari’nin kuzey komşusu Mino‘da, Nobunaga’nın karısı Nōhime‘nin babası olan Saitō Dōsan isimli bir daimyō vardı. Nagaragawa Savaşı‘nda oğlu Saitō Yoshitatsu babasına isyan etmiş ve onu öldürerek klanın başına geçmişti. Kayınbiraderi Nobunaga’yı hiç sevmeyen Yoshitatsu, ilk iş olarak Mino’daki Oda kalelerini yıktırdı ve Oda ordularını dağıttı. Bu sırada Imagawa klanı, Owari ve vasalı Mikawa dışında civardaki küçük beylikleri ilhak etmiş, iyice zayıflamış olan Owari’nin kapısına dayanmıştı. Taigen Sessai’ın birkaç yıl önceki ani ölümü üzerine ordusu küçülen Imagawa Yoshimoto, Mikawa beyi Matsudaira Motoyasu’dan yardım istedi. Savaşa dahil olan Matsudaira kolay bir şekilde Oda’nın elindeki Terabe Kalesi ve Otaka Kalesi‘ni fethetti. Sonunda 1560 yılında Imagawa son bir hücum ile Owari’yi tamamen ele geçirmeye karar verdi. Buradan da Muromachi‘ye girerek shōgunluğu devirecekti. Böyle bir şeye en son 1508 yılında Ōuchi Yoshioki isimli daimyō kalkışmasına rağmen başarısız olmuş, gücü sadece dönemin shōgunu Ashikaga Yoshitane‘yi azletmeye yetmişti. Imagawa Yoshimoto, bu planı yürürlüğe koymak üzere 25 bin askerlik bir ordu kurarak oğlu Imagawa Ujizane‘yi vekaleten Suruga’nın başına getirip sefere çıktı. Bu seferden bir şekilde haberdar olan Oda Nobunaga, sadece 2 bin kişiden oluşan ordusunu, Imagawa ordusunun kamp yeri olan Dengaku vadisinin yakınındaki Zenshōji tapınağında konuşlandırdı. Imagawa askerlerinin keyfi yerindeydi, sayıca üstün olduklarını bildiklerinden daha kazanmadıkları zaferi içkiler ve şarkılar eşliğinde kutlamaya başlamışlardı. Bunu gören Nobunaga, zafer sarhoşluğundaki Imagawa kampına fırtınanın da yardımıyla gizli bir baskın düzenleyerek büyük bir zafere imza attı. Üstelik Imagawa’nın bertaraf edilmesiyle Matsudaira Motoyasu da klanını vasallıktan kurtarıp Mikawa’nın bağımsızlığını ilan etti. Dengaku vadisindeki köy olan Okehazama‘nın adıyla anılan bu zafer, Japon tarihinde gekokujō diye bilinen, “ayakların baş olması” olayının en önemli örneklerinden biriydi.

Sengoku Dönemi – I

Ashikaga Yoshimasa

1460’lı yıllara gelindiğinde, Japonya genelinde yaklaşık 260 kadar yerel beylik bulunuyordu. Büyük çoğunluğu shugolar arasından Kamakura döneminde ortaya çıkarak Nanbokuchō döneminde güney ve kuzey hanedanları arasındaki çekişme ve bu çekişmeyi kendi lehine sonuçlandıramaya uğraşan shōgunların toleranslı tavırları sayesinde gücüne güç katan daimyōlar merkezi hükümet siyaseri üzerinde de söz hakkı sahibi olmaya başlamışlardı. İmparatorluk makamının büyük oranda etkisiz hâle getirilmiş olması, ülkenin defakto hükümdarı konumundaki Ashikaga shōgunluğunun artık Kyoto‘da konuşlanmış olup sarayda çıkabilecek her türlü ittifak ve anlaşmazlık ihtimallerini sıkı bir denetim altında tutmaları gibi nedenlerle asıl mücadele bu kez de shōgunun kim olacağı üzerine yaşanmaya başlamıştı. Ashikaga klanına yakın olup gücü kendi adaylarıyla paylaşmayı planlayan diğer klan liderleri, kendi aralarında kıyasıya mücadele ediyorlardı. Sekizinci shōgun Ashikaga Yoshimasa‘dan sonra yerine kimin geleceği muallaktaydı, zira 1464 yılında kendisi 30 yaşındaydı ve bir erkek evladı yoktu. Bu nedenle Yoshimasa, çareyi kardeşi Ashikaga Yoshimi‘yi evlat edinmekte buldu. Oysa kanrei (shōgun vekili) görevindeki Hosokawa Katsumoto tarafından kendisine bu teklif yapıldığında, Budizm’in Jōdo mezhebine bağlı bir rahip olarak hayatını manastırda sürdüren Yoshimi’nin shōgun olmak gibi bir niyeti yoktu. Yine de Katsumoto, Yoshimi’yi Kyoto’ya gelerek abisi Yoshimasa’nın yanında yer alması için ikna etmeyi başarmıştı. Hosokawa klanının düşmanı olan Yamana klanının başka bir planla ortaya çıkıp shōgunluğu kaptırmaktan çekinen Katsumoto ise kurulu düzenin kılçıksız bir şekilde devam etmesini sağlamak niyetindeydi.

Yamana Sōzen

Yoshimi’nin teklifi kabul edip Kyoto’ya yerleşmesinden bir yıl sonra, 1465 yılında kimsenin beklemediği bir şey oldu ve shōgun Yoshimasa’nın oğlu Ashikaga Yoshihisa dünyaya geldi. Bu gelişmeyle siyasi bir tıkanıklı ortaya çıktı, çünkü resmi mirasçı Yoshimasa tarafından evlat edinilmiş en büyük evladı Yoshimi olmasına karşın yasalara ve geleneklere göre shōgunun bir öz oğlu varsa hak ona devredilmeliydi. Ortalığın karışmasıyla kendilerine sahneye çıkmak için fırsat doğduğunu gören Yamana Sōzen, hemen Yoshihisa’yı desteklemeye ve shōgunluk hakkının onda olduğunu söylemeye başladı. Böylece artan tansiyon 1467 yılında iki taraf arasında bir savaşa dönüştü. On yıl sürerek Kyoto’nun büyük bir bölümünün yerle bir olmasına sebep olan, ancak her iki tarafın da mutlak bir galibiyet elde edemediği Ōnin Savaşı, Japonya’nın doğu-batı ayrımının daha da keskinleşmesine katkıda bulundu. Öte yandan shōgun Yoshimasa’nın çıkan olayları yatıştırmadaki kabiliyetsizliği ve hatta ilgisizliği, shōgunluk makamının otoritesinin de darbe almasına sebep oluyordu. Bütün bu olaylar meydana gelirken shōgun güzel sanatlarla ilgileniyor; günümüz Japonya’sının geleneksel sanatları olarak bilinen shodō, sadō, sumi-eikebana ve gibi sanatların temelinin atıldığı Higashiyama kültürünün geliştirmekle meşgul oluyordu. Ōnin Savaşı’nın fitilini ateşlediği iktidar boşluğuna savrulan Japonya, ülke genelinde koalisyonlar kurarak birbirine saldıran yerel beylerin kozlarını paylaştıkları bir savaş alanına dönmek üzereydi. 1469 yılında kardeşine sırt çevirip oğlu Yoshihisa’yı sıradaki shōgun olarak ilan eden Yoshimasa ise, ülkenin Sengoku (savaşan beylikler) dönemine girmiş olduğuna kayıtsız bir şekilde Higashiyama’daki malikanesinde gününü gün ediyordu.

Tanegashima

1543 yılında şiddetli fırtına nedeniyle Kyushu‘nun güneyindeki ufak Tanegashima adasına sürüklenen bir Çin gemisinden karaya çıkan üç Portekizli tüccar, yerli halkın büyük ilgisini çekti. Giyimleri, dilleri, dış görünüşleri ve kullandıkları alet edevat Japonların o zamana kadar gördükleri diğer yabancılardan farklıydı. Ancak Japonları en çok şaşırtan şey bu yabancıların ellerindeki metal bir boruya benzer aletle yaptıkları şov olmuştu. Gök gürültüsü benzeri bir patlamanın ardından borunun içinden çıkan demir bir top, önüne konulan hedefi parçalamıştı. Karşılarında benzersiz bir silah duruyordu: Tüfek. Bu şekilde barutlu silahlar ilk defa Japonya’ya giriş yaptı. Adanın beyi, bu tüfeklerden ikisini Portekizlilerden satın aldı ve zanaatkârlarına aynısının yapılmasını buyurdu. Kısa süre sonra silahın tıpatıp aynısı üretilmiş olsa da Japonlar henüz barut yapımını bilmiyorlar ve patlama mekanizmasının ayarını düzenleyen vidanın hassas üretimini yapamıyorlardı. Bunları da artık Japonya’nın varlığından haberdar olan ve yeni gemiler ile tekrar gelen Portekizlilerden öğrendiler. İlkel yöntemlerle ürettikleri ilk tüfeklerin geri tepmesi, aniden patlaması ve hedefi tutturamaması gibi problemler çözüldü. Tanegashima sakinleri bu yeni silahın büyük bir ticari cevher olduğunu fark etmişlerdi. Bu yüzden seri üretime geçerek hem tüfekleri hem de barut ve fitil gibi gerekli diğer ürünleri satmaya başladılar. Böylece tüfek Japonya’da uzun süre tanegashima adıyla anıldı. Bu yeni teknoloji şüphesiz Sengoku döneminin gidişatını derinden etkileyecek bir faktördü.

Francisco Xavier

1543’te başlayan süreçte Portekiz ve İspanyol ticaret gemileri düzenli olarak Japonya’ya gelmeye başladılar. Ülkeye güney istikametinden geldikleri için Japonların nanbanjin (güneyli barbarlar) dedikleri bu tacirler, ulaştıkları yerlerde sıcak karşılanıyor, daimyōlar tarafından hareket serbestliği tanınıyor, rahatça ticaret yapmaları sağlanıyordu. 1549’da Japonya’ya gelen ilk Hıristiyan misyoner, sonradan papa tarafından aziz ilan edilecek olan ünlü Cizvit papaz Francisco Xavier‘dı. Societas Iesu olarak adlandırılan Cizvit tarikatının kurucularından olan Xavier, başta Hindistan, Çin ve Japonya olmak üzere Asya’da Hıristiyanlığın yayılmasına öncülük etmiş ilk misyonerdi. Xavier’ın Japonya’ya ilgisi, Portekiz gemilerinin getirdiği bilgilerle başlamış olsa da, Japonya’ya ilk defa gitmeye karar vermesi Malakka’da tanışmış olduğu Anjirō adlı bir Japon sayesinde olmuştu. 1548 yılında Hindistan’ın batısındaki Portekiz kolonisi Goa’da, Paulo de Santa Fe adıyla vaftiz olarak ilk Japon Hıristiyan olan Anjirō, Kyushu’nun en güney ucunda yer alan Satsuma beyliğinden işlediği bir suç nedeniyle bir Portekiz gemisine binerek kaçmış ve Xavier ile karşılaştığında Hıristiyanlığın Japonya’da kolayca yayılabileceğini söyleyerek onu ikna etmişti.

Sengoku Dönemi

Çatışmaların iyice kızıştığı 16. yüzyılın ortalarında özellikle dört büyük daimyō öne çıkmaktaydı: Kai beyi Takeda Shingen, onun ezeli rakibi Echigo beyi Uesugi Kenshin, Honshu’nun güneybatısını kontrol eden Aki beyi Mōri Motonari ve Kyushu’nun neredeyse tamamını ele geçirmiş Satsuma beyi Shimazu Yoshihiro. Bu güçlü liderler kendi çevrelerindeki sorunlarla meşgulken, Shiba klanı tarafından yönetilen Owari vilayetinde Oda Nobuhide isminde dönemin büyük isimleriyle kıyaslandığında pek de önemli sayılmayacak bir shugo vekili yaşıyordu ve defakto olarak daimyō Shiba Yoshimune‘yi idare ediyordu. Öte yandan Oda klanı her ne kadar bu küçük Owari beyliğine hakimmiş gibi görünse de kendi içerisinde bölünmüş bir hâldeydi ve klanın kolları ayrı kalelerde yaşayıp birbirlerine kin güdüyorlardı. Dolayısıyla Nobuhide’nin 1534 yılında doğan oğlu Kippōshi‘nin, babasının 1551’deki ölümü üzerine başa geçerek aldığı Oda Nobunaga ismiyle Japon tarihindeki belki de en önemli kişilik olacağı kimsenin aklına gelmeyecekti.

Nanbokuchō Dönemi

Ashikaga Takauji

İmparator Go-Daigo‘nun aklında mutlak monarşi vardı. Siyasi olduğu kadar dini, askeri ve ekonomik erkleri de imparatorluk makamında toplamayı planlıyordu. Kısa bir süre öncesine kadar kendisine saldırmakta olan bakufu generallerinin sadakatini sağladığından emin olarak hızla toprak paylaşımını ve memur atamaları dahil tüm ekonomik ve siyasi ayrıcalıkları kendi elinde toplamaya, çıkardığı yeni yasalarla sıfırdan bir düzen kurmaya girişti. Öte yandan bu yeni düzende samuray sınıfının Kamakura döneminde edindiği kazanımlar kayboluyor, hakları teker teker ellerinden alınıyordu. Bu gelişmeler general Ashikaga Takauji başta olmak üzere mevcut düzenden istifade etmekte olan çok sayıda yerel valiyi rahatsız etmeye başladı. Üstelik vizyonuna uygun yeni bir saray yaptırabilmek için ek vergiler koymasıyla, imparatorun samuraylar arasındaki saygınlığı hızla aşınmaya uğrayarak Kenmu Restorasyonu‘nun sonunu getirecek bir isyan patlak verdi. İmparator Go-Daigo’nun başlattığı restorasyonu bitirmek üzere harekete geçen Takauji, eski müttefiki şimdiki imparator yanlısı olan Nitta Yoshisada‘nın üzerine başkent Kyoto‘ya doğru ilerlerken, aynı zamanda Kamakura‘yı da boş bırakmaması gerektiğini iyi biliyordu. Zira Hōjō klanını bertaraf edilmiş olmasına rağmen yerine getirilen Ashikaga shōgunluğu hakimiyetine karşı sessiz bir direnç devam ediyordu. Bu nedenle Takauji, ardında güvendiği birini bırakmaya karar vererek dört yaşındaki oğlu Ashikaga Yoshiakira‘yı, akrabalık ilişkileri bulunan ve kendisine bağlılığından emin olduğu Hosokawa KiyoujiUesugi Noriaki ve Shiba Ienaga‘ya emanet ederek Kamakura’da bıraktı.

İmparator Kōmyō

Kyoto’ya vardığında isyan başarılı oldu ve Go-Daigo’nun yerine İmparator Kōmyō geçirildi. Ancak bu hamle, Go-Daigo’yu davasından vazgeçirmeye yetmedi ve güneydeki Yoshino bölgesine kaçan devrik imparator, burada hâkimiyetini sürdürmeye devam etti. Böylece Japonya’nın kuzey ve güneyden Yamato hanedanının iki kolu tarafından yönetildiği ve Muromachi döneminin ilk yarısı olarak bilinen Nanbokuchō (güney-kuzey hanedanları) dönemi başlamış oldu. Öte yandan Takauji, Kyoto’da Go-Daigo’yu devirip işleri yerine koyduktan sonra Kamakura’ya geri dönmeyi düşünüyordu, fakat imparatorun güneye çekilerek tahtta hak iddia etmeye devam etmesi ve başkentteki dengelerin kırılganlığı nedeniyle merkezini Kyoto’daki Muromachi‘ye kaydırmak zorunda kaldı. 1349’a gelindiğinde geçici olacağını düşündüğü durumu kabullenen Takauji, artık 17 yaşına geldiği için babasından bağımsız hareket etmeye kalkışması ihtimaline karşı oğlu Yoshiakira’yı yanına çağırdı ve yerine diğer oğlu olan 9 yaşındaki Ashikaga Motouji‘yi Kantō Kanrei (doğu yöneticisi) sıfatıyla shōgun vekili olarak atadı. Bu sıfat her ne kadar Motouji’nin kuzeydeki otoritesini arttırmak amacı güdüyorduysa da diğer yanıyla ülkenin doğu ve batı Japonya olmak üzere ikiye ayrılmakta olduğu durumu  resmileştirerek tescillemiş oldu. Gerçekten de zamanla doğu Japonya’daki yerel beyleri şahsına bağlamayı başaran Motouji, Kamakura merkezli olmak üzere ikinci bir güç odağı hâline geldi. Askeri, ekonomik ve siyasi açılardan Kyoto’daki shōgunluktan özerk hareket eden bu odak doğu-batı ayrımını belirginleştirmekteydi. Zaten Motouji de babası Takauji’nin kendisine verdiği kanrei sıfatını ilk fırsatta sadık taraftarı olan Uesugi klanına verdi ve kendisi de Kantō Kubō (doğu shōgunu) olarak anılmayı tercih etmeye başladı. Otoritesini paylaşmaktan hoşlanmayan Takauji ise Yamato hanedanı üzerinde kopan fırtınalar nedeniyle doğuya müdahale edemediği için durumu kabullenmek zorunda kaldı. Hatta zamanla Kyoto’da da Kyōto Kanrei (başkent yöneticisi) adıyla bir vekalet makamı daha oluşturuldu ve bu makama Hosokawa klanı üyelerinin getirilmesi kural olarak belirlendi.

1390 Yılında Shugolar

Hanedanın iki kolunun ve onlara bağlı ailelerin çatıştığı bu dönemin en önemli politik sonuçlarından biri de dengeli bir merkezin yokluğu nedeniyle toprak paylaşım düzeninde meydana gelen değişimler ve bu karmaşık durumdan faydalanarak güçlenen yerel beylerin (daimyō) siyaset sahnesinde giderek daha fazla söz sahibi olmalarıydı. Zenginliğin neredeyse yegâne kaynağı olan topraklar ve bu topraklardan elde edilen gelirler olduğundan arazi paylaşımı devlet mekanizmasının nasıl işleyeceği üzerinde belirleyici bir etkiye sahipti. Taika Devrimi ve Taihō Yasaları ile temelleri atılan sistem, arazilerin tamamının imparatora ait olması ve onun iradesiyle kullanım haklarının üzerinde yaşayan ve onu işleyenlere verilmesine dayalı, teorik olarak oldukça eşitlikçi bir düzen olarak başlayan toprak politikaları neredeyse en başından beri suistimal edilmeye başlamıştı. Bu düzende tüm toprakların kamu adına sahibi imparatorken zamanla soylulardan başlayarak tapınaklara ve giderek samuraylara doğru yayılan, vergiden muaf statüye sahip shōen denen bir tür tımar sistemi oluşmuştu. Müritleri vasıtasıyla tapınakların ve yerel bağlantıları görece güçlü olan samurayların dışında kalan hak sahipleri, yani soylular ise tımarlarına bizzat gitmek yerine işlerini vekaletle yürütmeyi adet edinmiş; yıllık gelir tahsilini merkezden atanan kokushi denen memurların eliyle yürütür olmuşlardı ki kokushiler de genelde asiller arasından seçilirdi. Öte yandan samuray sınıfının hakimiyeti ele geçirdiği Kamakura dönemi boyunca, shōgunun atadığı shugo denen askeri valiler ve jitō denen tahsildarlar sürekli olarak yetkilerini soylu kokushiler aleyhine genişletmişti. Ashikaga shōgunluğunun hakimiyeti ele geçirdiği Nanbokuchō döneminde ise artık kokushiler hemen hemen tüm yetkilerinden arındırılmış, sembolik hâle indirgenmişlerdi.

Jizamurai

Güney ve kuzey hanedanları arasında süren çatışmalar sırasında her iki tarafın da silahlı güce duydukları ihtiyaç sayesinde sadakatlerini ustaca manevralarla pazarlık unsuru hâline getiren shugolar başta olmak üzere yerel güç sahipleri giderek hem gelirlerini hem de siyasi ve askeri güçlerini arttırma şansı yakaladılar. Ashikaga Takauji, Kamakura shōgunluğunu elinde tutan Hōjō klanından aldığı vilayetlere kendi akrabalarından ve güvenilir adamlarından seçtiği isimleri shugo olarak atamıştı. Ne kan bağının ne de görünürdeki samimiyetin mutlak sadakat garantisi olmadığını tecrübelerinden iyi bildiğinden bu shugoları kendisine daha sıkı bağlayabilmek adına yeni kurallar getirmişti. Bunlardan en önemlileri shugoların gayretine destek olmak üzere tüm shōen sahiplerinin gelirlerinin yarısına el koyma ve vilayetleri dahilinde atama/azletme yetkileriyle donatılmalarıydı. Gerçekten de varlıklarını Ashikaga shōgunluğunun bu görevlendirmesine borçlu olan shugolar hızla konumlarını güçlendirirken sadakatle düzenin devamından yana tavır aldılar. Buna karşılık Kamakura döneminde shugo olarak kendilerine yer edinmiş bazı vali ailelerinin sadakatleri ise shōgunun tavrına bağlı olduğundan daha akışkandı. Böylece ne güney ne de kuzey otoritelerinin karşı tarafa kaybetmeyi göze alamadığı yerel güç odakları oluşmaya başladı. Bu odaklar shugolar etrafında toplanarak kendilerini ve haklarını koruyabileceklerini gören jizamurai ve/veya kokujin denen yerel samuraylar, köylüler, eski soylular gibi diğer gruplar sayesinde adım adım küçük yerel hiyerarşiler oluşturdular. Çoğu zaman shugoların emrine girebilmek için sahip oldukları gelirlerin bir kısmını onlara devretmeyi dahi teklif eden hak sahipleri bu süreci hızlandırıyordu. Japonya bu dönemde vilayetlerin kendi içişlerinde kısmen bağımsız, dışişlerinde ise kuzey veya güney hanedanlarından birine bağımlı göründükleri bir tür merkezsiz düzene doğru evriliyordu.

1392 yılına gelindiğinde sürekli devam eden çatışmalar güney hanedanını iyice yıpratmıştı. Dönemin shōgunu Ashikaga Yoshimitsu, shugoların gücünü ve etkilerini büyük ölçüde azaltmayı başarmış ve himayesi altındaki kuzey hanedanına karşı durabilecek hiçbir güç kalmamıştı. Böylece güney hanedanı kuzey hanedanına karşı koymayı bırakarak boyun eğdi. Bunun üzerine iki hanedan yarım asır sonra tekrar birleşti ve Nanbokuchō dönemi sona erdi.

Kenmu Restorasyonu

Yamanaka’da İmparator Go-Daigo

Savaşlar bitmiş, kamikazenin yardımıyla da olsa düşman püskürtülmüştü. Normal şartlar altında bu zaferin, ülkeyi yönetmekte olan Kamakura shōgunluğuna büyük saygınlık getirmesi ve otoritesini daha da güçlendirmesi gerekirken sonrasında meydana gelen olaylar durumun tam aski yönde geliştiğini gösteriyordu. Güçlenmek bir kenara, shōgunluk kısa süre içinde hızla güç kaybetmeye başladı. Savaşta kahramanlık gösteren samurayları yeterince ödüllendiremeyen ve üstüne savunma harcamaları nedeniyle düştüğü ekonomik sıkıntıdan kurtulmak adına halkın üzerindeki vergi yükünü arttıran bakufu, Minamoto no Yoritomo‘nun kazandığı saygı ve güveni yitirmeye başladı. Üstelik Yoritomo tarafından vilayetlere atanan shugo ve jitō denen memurlar, bu durumdan faydalanarak giderek güç kazanmaya başladılar. Bu memurların görevleri temelde asayişi koruma, arazi gelirlerini kontrol etme ve saray tarafından atanan kokushi isimli müfettişlere yardımcı olmakla sınırlıydı. Pratikte gücünü kılıçtan alan samuray sınıfının etkinlik alanını genişleten hamleleri karşısında asilzade kökenli kokushi sınıfının manevra alanı oldukça azdı. Buna bir de asillerin saraydan ayrılmadan yetkilerini vekiller yoluyla kullanmaya, dolayısıyla da yerel şartlara yabancı kalmaya eğilimli olmaları da eklenince askeri müfettişler giderek daha güçlü bir yerel hiyerarşinin tepesine oturarak bir tür özerk valiye dönüşmeye başladılar. Öyle ki bu valiler şahsi ordularıyla Hōjō ailesine kafa tutabilecek kadar güçlenmek üzereydiler. Yuan saldırılarının ardından gelen belirsizlik ortamında kendilerine yeni yükselme alanları yaratma arayışındaki bu valiler, bekledikleri fırsatı İmparator Go-Daigo‘nun tahta çıkmasıyla yakalayacaklardı.

İmparator Go-Daigo

30 yaşında tahta çıkan İmparator Go-Daigo, imparatorluk makamının uzun bir süredir Kamakura shōgunluğunun ve onun arkasındaki Hōjō shikkenlerinin kuklası hâline gelmiş sembolik bir makam olduğunun farkındaydı. Asuka döneminde Taika Reformları ile başlayıp Nara döneminde Taihō Yasaları ile yerleştirilmeye çalışılan imparator merkezli siyasi düzen artık silik bir hatıradan ibaretti. Samuraylar siyasi kontrolü çoktan ele geçirmiş, başkent Heian‘daki sarayın bütçesi de dahil olmak üzere ülkedeki her türlü gelirin kontrolünü üstlenmişlerdi. İmparator Go-Daigo bu gidişatı tersine çevirerek eskisi gibi gücü kendi elinde toplamanın mümkün olduğuna inanıyordu. Oysa buna benzer bir girişim olan Jōkyū Savaşı‘nda, shōgunluğa karşı isyan başlatan İmparator Go-Toba yenilgiye uğratılmıştı. Yine de önünde başarısızlıkla sonuçlanan böyle bir örnek olmasına  rağmen, Go-Daigo davasında kararlıydı. 1324 yılında gizlice başlattığı Shōchū hareketi shōgunluğun gizli polis örgütü Rokuhara Tandai tarafından fark edilerek engellendi ve İmparator Go-Daigo’nun yakınlarından Hino Suketomo infaz edildi. Fakat bu komplonun şahsı ile ilgisi görülmediğinden imparator hakkında herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Bu olay üzerine planlarını ertelemek zorunda kalan imparator, perde arkasında shōgunluk karşıtı bir cephe oluşturma çalışmalarına devam etti. 1331’de hazırlıkların tamamlanmasına az bir süre kala yakın adamlarından Yoshida Sadafusa‘nın ihanetine uğrayarak Kasagiyama kalesine kaçmak zorunda kaldı. Ancak kale shōgunluk ordusu tarafından kısa sürede ele geçirildi ve Go-Daigo tahttan indirilip tıpkı Go-Toba gibi Oki‘ye sürgün edildi.

Ashikaga Takauji

1333 yılında dostu Nawa Nagatoshi‘nin yardımıyla Oki adasından kaçan Go-Daigo, Genkō Olayı olarak adlandırılan bu vakada Hōki‘deki Funagami‘de, oğlu Moriyoshi Nara’nın kuzeyindeki Yoshino‘da ve sadık hizmetkarı Kusunoki Masashige Heian’ın güneyindeki Kawachi‘de ordularını toplayarak savaşa hazırlandılar. Shōgunluğun üzerlerine gönderdiği orduların başında ise Ashikaga Takauji ve Nitta Yoshisada isimli iki general vardı. İmparatorluk ordularının shōgunluk ordularına karşı direnişi başarılı oldu. Kuşatmaların uzaması ve kayıpların çoğalması asker ve komutanlar arasındaki huzursuzluğun artmasına ve nihayet bahsi geçen iki shōgunluk generalinin taraf değiştirerek imparatorluğun saflarına geçmesine sebep oldu. Ardından Go-Daigo’nun tüm ülkedeki yerel valilere Kamakura shōgunluğunun yok edilmesini talep ettiği bir emir yollaması, zaten savaştan ve Hōjō klanının oligarşisinden bıkmış valilerin kuşatmaları kaldırarak yeni planlar yapmalarına yol açmıştı. Aralarında o an için daha güçlü görünen general Nitta, komutasına verilen shōgunluk ordusunu önce başkent Heian’a, sonra da doğrudan shōgunluğun merkezi olan Kamakura’ya yönlendirmiş ve takip eden günlerde Hōjō klanını tamamen ortadan kaldıracak büyük bir saldırı başlattı. Böylelikle kendi ordusunun hedefi hâline gelen shōgunluk fazla dayanamadan yıkıldı ve Kamakura shōgunluğundan sonra kurulan Ashikaga Shōgunluğu‘na ek olarak Kenmu Restorasyonu adı verilen dönem de başlayarak İmparator Go-Daigo ülkenin gerçek hükümdarı olmayı başardı.

Kamakura Dönemi – II

Moğolların Japonya İstilası

Aynı dönemde denizin karşı tarafında yakında Japonya’ya da sıçrayacak önemli olaylar yaşanıyordu. Moğol hükümdarı Cengiz Han‘ın 1227’deki ölümünden sonra yerine geçen oğlu Ögeday Han önderliğindeki Moğol İmparatorluğu ilk iş olarak Çin’in başındaki Song Hanedanlığı ile müttefik olarak ortak düşmanları olan Curçen tehdidini birlikte yok ettiler, 1234 yılında da Jin Hanedanlığı‘nı bölüp aralarında paylaştılar. Fakat bu ittifak uzun sürmedi ve Ögeday’dan sonra yerine gelen yeğeni Möngke Han, Song Hanedanlığı’na savaş ilan etti. Fakat Göçebe Moğolların süvari taktikleri, Song’un güçlü deniz kuvvetinin manevra kabiliyetlerine işlemiyordu. Yüksek surlarla çevrili Çin şehirleri de Moğol saldırılarına karşı koymakta etkiliydi. Hatta 1259’da Diaoyu Kalesi‘ndeki çatışma, Möngke’nin ölümüyle sonuçlandı. Böylece kardeşi Kubilay Han, bütün itirazlara rağmen 1264’de kağan ilan edildi ve savaşı kazanmak adına alternatif fikirler ortaya sundu. Song yanlısı güçlü derebeylerini taraf değiştirmeleri için ikna etmek ve deniz ticaretine bağımlı Song ekonomisini dize getirmek üzere Kore ve Japonya başta olmak üzere ticaret yaptığı devletler üzerindeki baskıyı arttırmayı planlıyordu. Kore’deki Goryeo Krallığı da Song ile benzer bir şekilde Moğol istilacılara karşı sıkı bir direniş içerisindeydi. Krallığın defakto yöneticisi olan Choe ailesi, Moğollara biat etmek istemiyordu. Cengiz de Ögeday da defalarca Kore’ye sefer düzenlemiş, fakat bu direnci bir türlü kıramamışlardı. Sonunda Möngke’nin generallerinden Calaertay Korçi, Korelileri bastırıp veliaht prens Wonjong‘u esir olarak getirmeyi başarmıştı. Kubilay da hakan olduğunda Wonjong’u Goryeo’ya geri gönderip tahta oturttu. Üstüne bir de kızı Kutluk Kelmiş‘i Wonjong ile evlendirerek Goryeo Krallığı’nı, Moğol İmparatorluğu’nun -ya da yeni adıyla Yuan Hanedanlığı‘nın- kuklası hâline getirdi.

Kubilay Han

Hâlihazırda Japonya’nın vasalı ve en önemli ticaret ortağı olan olan Goryeo Krallığı’nda yaşananlar ve Yuan hükümranlığının ortaya çıkması Kamakura hükümetini doğal olarak rahatsız etti. Shōgunluk, Yuan tehdidinin giderek yaklaşmakta olduğunun farkındaydı. Shōgunluk hâlâ Japonya içerisindeki meşruiyet sorunları ile uğraşıyor ve giderek özerkleşen bukelerin sadakatlerini garantileyecek politikalar üretmeye uğraşıyordu. Kubilay’ın ardı ardına gönderdiği elçiler ve giderek artan savaş ihtimali, ülkedeki dengeleri daha kırılgan hâle getiriyor ve yönetici sınıfın kafasını karıştırıyordu. Kubilay karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği konusunda ortak bir karara varılması zor görünüyordu. Ayrıca Japonya’ya has imparator-kanpaku-shōgun-shikken ve hatta münzevi imparatordan oluşan yönetme ve karar alma durumu da Kubilay’ın ısrarlı taleplerine net bir cevap verilmesini güçleştiren sebeplerin başını çekiyordu. İlk Yuan elçileri Japonya’ya 1267 yılında ulaştılar. Kubilay, “Japon ülkesinin kralına” ithaf ettiği mektubunda asırlardır Japonya’nın Çin’e elçiler göndermiş olmasına rağmen kendisine henüz kimsenin gelmediğini belirtiyor ve Goryeo’yu örnek göstererek diz çökmek üzere huzuruna bir Japon heyeti davet ediyordu. Shōgunluk cevap vermiyordu, zira ülke ilk defa bir dış tehditle karşı karşıyaydı ve shōgunluk böylesine önemli bir tehdit karşısında ne yapılması gerektiğini bilemiyordu. Yuan Hanedanı’na biat ederek vasal olmayı kabul ettikleri takdirde Kubilay’ın Japonya’nın iç işlerine karışacaklarını ve tıpkı Çin ve Kore’de olduğu gibi rakip klanları kullanarak ülkede zar zor kurulmuş dengeleri bozma ihtimalinin olduğunu biliyorlardı. Fakat taleplerini reddetmek de henüz bir savaş hazırlığı yapmadan Moğolları öfkelendirmek anlamına geliyordu. Bu yüzden Japonya kesin bir cevap vermeyerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Yuan elçilerin Kyushu adasındaki yerel yönetim merkezi Dazaifu‘dan ileri gitmelerine izin verilmiyor, birkaç ay bekletildikten sonra da herhangi bir cevap verilmeden geri gönderiliyorlardı. Her ne kadar Japonya’nın bu tutumu Moğolları öfkelendirmiş olsa da, Kubilay hemen hemen her yıl yeni bir elçi heyeti göndermeye devam etti. Yine de hiçbiri Heian’daki saraya da Kamakura’daki shōgunluğa da kabul edilmedi. Hatta bazıları Japonya’ya dahi ayak basamadan Kore ile Japonya arasındaki Tsushima adasından geri çevrildi. Japonların Yuan ile iyi ya da kötü herhangi bir ilişki kurmak istemedikleri barizdi. Böylece Kubilay sefer hazırlıklarına başladı.

Torikaigata Savaşı

1274 yılında Kubilay’ın Moğol, Çinli ve Curçenlerden oluşan yaklaşık 22 bin kişilik Yuan ordusu, 700-800 gemilik bir filo ile Fujian‘daki Quanzhou limanından ayrıldı. Ordu Hakata körfezinde çıktığı gibi hızla ülkenin içlerine doğru ilerlemeye koyuldu. Savunmacıların tek tük, düzensiz ve zayıf direnişleri onları durduramadı. Japonlar tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Bu çıkartma ile başlayan saldırının boyutları, Japon halkının tahmin edebileceğinin çok ötesindeydi. Tarihte ilk defa yabancı bir güç, Japon takımadalarını işgal etmeye çalışıyordu. Grup formasyonlarıyla savaşan Yuan ordusunun yöntemleri samurayların alışık oldukları düzenden çok farklıydı. Geniş davulları ve gongları ile Japon atlarını korkutarak kontrol edilemez hâle getiriyorlardı. Generalleri yüksek yerlere çıkıp gerileme emri için davul, hücum emri için gong çalıyordu ve Yuan ordusu bu işaretlere uyarak savaşıyordu. Her ne kadar Genpei Savaşı sırasında daha büyük gruplar hâlinde savaşma tecrübeleri olmuş olsa da geleneksel olarak samurayların teketek dövüşmeyi tercih ettiği, Moğolların ise çok sayıda askerden oluşan birliklerini davul ve gonglarla manevra yaptırabilecek yöntem ve taktikleri tercih ettiği görülüyordu. Ayrıca yine Japonların aşina olmadığı yeni tür silahlar ve özellikle de bir tür barutlu el bombası kullanıyorlardı. Yuan askerleri geri çekilirken bu el bombalarını üzerlerine hücum eden samuraylara fırlatıyor ve onları sersemletip karıştırıyorlardı. Samuraylar gökgürültüsü gibi olan patlamalarla korkuya kapılıyor, gözleri görmez, kulakları duymaz ve yön duygularını kaybedecek hâle geliyorlardı. Yuan ordusu ciddi bir direnişle karşılaşmadan çok süratli bir şekilde Kyushu’nun iç bölgelerine yayılmış, ancak Fukuoka‘daki Sawara‘ya geldiklerinde şansları bitmişti. Önce Akasaka Savaşı‘nda Kikuchi Takefusa tarafından sürpriz bir saldırı ile kamplarında mağlup edilen Yuan ordusu, kaçtıkları Torikaigata‘da ise Takezaki Suenaga ve Shiraishi Michiyasu tarafından 3,500 kayıp vererek haşat edildiler. Bu mağlubiyetler üzerine yorulan Yuan ordusu gemilerine doğru geri çekilmiş olsa da, bunu gören Japonlar gece saldırıları ile pek çok Yuan askerini öldürdü. Sonunda Yuan ordusu Koreli general Hong Dagu‘nun emriyle Japonya’yı terk etmek zorunda kaldı ve Genkō adı verilen Moğol istilalarından ilki Japonya’nın zaferiyle sonuçlandı. Fakat Kamakura hükümeti Moğolların döneceğinden emindi ve o gün geldiğinde hazırlıksız yakalanmamak konusunda kararlıydı.

Hōjō Tokimune

Kubilay ikinci saldırı için aceleci olmadı. Bir sonraki hamlesi yine barışçıldı. 1275 yılında Budist rahiplerden oluşan yeni bir elçi heyetini Japonya’ya göndermiş olsa da, sekizinci shikken Hōjō Tokimune buna elçileri idam ettirerek karşılık verdi. Bu büyük bir düşmanlık göstergesi olup tek taraflı bir savaş ilanına denk bir davranıştı. Shōgunluk da bunun ve potansiyel sonuçlarının bilincindeydi ki olası bir Yuan istilasına karşı çoktan Hakata körfezinde çıkartma yapılabilme ihtimali olan yerlere sekirui (石塁) denen iri taşlı surlar inşa ederek savunma hatları oluşturmaya başlamışlardı. Yuan ordusu tarafından yıkılan Hakozakigū tapınağı yeniden inşa edildi. 120 samuraydan oluşan bir gözlem birliği Hakata körfezinde konuşlandırıldı. Hatta hiçbir zaman hayata geçirilmemiş olmasına rağmen Goryeo Krallığı’na general Shōni Tsunesuke önderliğinde bir karşı saldırı yapılması bile gündeme getirildi. Sonunda 1279 yılında, Song Hanedanlığı da Yuan Hanedanlığı tarafından dize getirildikten sonra Kubilay bütün dikkatini Japonya üzerinde yoğunlaştırdı. Goryeo’ya 900 adet savaş gemisi inşa ettirmesi emri verildi. Toplam 150 bin asker ve denizciden oluşan yeni işgal orduları toplandı. Yapılan plana göre 1281 yılı Haziran ayında Iki adası üzerinde buluşan ordular Hakata üzerinden Japonya’ya çıkartma yapacaktı. Ancak daha hiçbir şey başlamadan her şey ters gidiyordu. Bazı gemiler gecikti, Hakata sahillerindeki sekirui nedeniyle Yuan askerleri karaya çıkmakta zorluk çekiyordu, samuraylar düman ordusunun büyüklüğünden çekinmek yerine daha gemilerinden inmeden üzerlerine hevesli bir şekilde hücum ediyorlardı ve beklenmedik bir anda aniden patlak veren ve tanrıların bir lütfu olarak görüldüğü için kamikaze (神風/tanrı rüzgârı) adı verilen bir tayfun, Yuan donanmasını denizin dibine gönederdi. Yuan ordusundaki 150 bin askerden yaklaşık 90 bin kadarı çok çabuk kaybedilmişti. Samuraylar, zorla savaştırılan Song askerleri hariç tayfundan sonra bulabildikleri tüm Yuan askerlerini öldürmüşlerdi; Song askerleri de yakalanıp köle yapıldı. Kubilay bu yenilgi üzerine üçüncü bir sefer emri daha verdi, fakat bu kez kendi generallerinden ve vasallarından toplu bir direnişle karşılaştığı için Japonya hayalinden tamamen vazgeçti. Kubilay’dan sonra torunu Temür Han da 1295 yılında Japonya’ya boyun eğmesini talep etmiş olsa da hiçbir zaman işgale cesaret edemedi.